5 Mart 2015 Perşembe

SEN



Ben bu ayrılığı haketmedim,
Kaybetmek istemedim seni ben,
Ne senden nede sevdadam vazgeçerim,
Ömrümün solmayacak tek gülüydün sen...

Neden yaptın bunu bize sen,
Açmadan soldurdun gülümü,
Sensiz geçecekse ömrüm benim,
Sensiz bitecekse günlerim benim...

Kıyamam ben sana ve kendime,
Bize ve  gençliğimize yazık etme,
Kıyamam ,ben, inan sana ömrümce,
Sen sevmesen de ben severim seni...

Beni sevmeyeceksen sevme sen,
Bu kalpsenin için atar unutma sen,
Benim olmasanda üzülmem ben,
Sol yanımda olduğumu bilesin sen...

26 Şubat 2015 Perşembe

ANNE GÖZÜNDEN

Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı. Ona göre nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman. Ama ilk okula başladığında, isler değişti. Arkadaşları, onun hiç de güzel olmadığına, hatta çirkin bile sayılacağını söylemekteydi.

    Küçük kız, ilk önceleri onlara inanmadı. Çünkü herkes birbirini kıskanıyordu. Ama birkaç yıl içinde gerçeklerle yüzleşti. Annesinin bir bebeğe benzettiği yüzü, çiçek bozuğu bir cilde sahip olduğu için, yaşlı bir insan yüzünü andırıyordu. "Badem" dediği gözleri ise şaşıydı. Boyunun da bir serviyle ilgisi yoktu. Demek ki annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.

    Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre içinde nefrete döndü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen, yüzüne bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu.

    Genç kız, doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü ve kendisini hala çocukluk yıllarındaki sözlerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp, evi terk etmeye karar verdi. Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu söyleyerek ondan önce davrandı. Ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti.

    Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Artık karanlık dünyasıyla baş başaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı.

    Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyat ettiler. Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu. Fakat gün ışığını özlemişti. En azından kimseye yük olmazdı.

    Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında, müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı. Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki sivilceler tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan burnu düzelmiş ve yaban otlarını andıran düz saçları, dalga dalga olmuştu. Boyu da her zamankinden uzundu.

    Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak:

    - Sanki yeniden dünyaya geldim!. diye bağırdı. Yüzümde hiç bir çirkinlik kalmamış. Estetik ameliyatı siz mi yaptınız?

    Yaşlı doktor:

    - Hayır kızım!. diye gülümsedi. Annenin gözlerini taktık sadece. "Bana lazım değil" diye bağışlamış.

AYNA


    Adamın biri, ilk defa gittiği şehrin tarihi çarşısına uğradığında, bir dükkana girerek;

    - Hatıra eşya almak istiyorum, demiş.Ne tavsiye edersiniz?

    Dükkan sahibi yaşlı zat,adamı tepeden tırnağa süzüp:

    - Buranın en meşhur malı, aynalardır evladım, demiş. Ama onları almaya güç ister.

    Adam, hiç düşünmeden:

    - Ben, yaşadığım şehrin en zengin insanıyım, diye atılmış. Benim için para önemli değil.

    İhtiyar, dudak büküp:

    - İnşaallah gücün yeter, demiş. Çünkü padişahlar bile alamadı onları.

    Adam, ses tonunu iyice yükselterek:

    - Benim elde edemeyeceğim şey yoktur!..diye direnmiş. Fiyatları ne kadar?

    İhtiyar adam:

    - Seçeceğin aynaya bağlı, diye gülümsemiş. Günümüze ait aynaları normal fiyata alabilirsin. Fakat eski aynalar pahalıdır.Hele hele antikalara gücün yetmez. Ama geleceğin aynası bedavadır, fakat onu görsen pek beğenmezsin.

    Adam, bu sözleri pek anlamamış. Ama merakından çatlayacak gibiymiş. Aynaları bir an önce görmek istediğinden, yaşlı adamın koluna girip,dükkanın arka bölümüne geçmiş.

    Yaşlı adam, elindeki baston ile işaret ederek:

    - Sana ilk önce günümüze ait aynayı göstereyim, demiş.Çerçevesi gümüştendir. Fiyatıysa sadece üç altındır.

    Adam, duvarda asılı duran kristal aynayı kısa bir süre incelemiş. Ve ona bakarak saçlarını düzelttikten sonra:

    - Bunun bir özelliğini görmedim, demiş. Evimde de bundan üç dört tane var.

    Yaşlı adam, seke seke ilerleyerek:

    - O halde bu aynaya bak!.. demiş. Çeyrek asır öncesine aittir. Çerçevesi bakırdandır. Fiyatı ise yüz kese altındır.

    Adam:

    - Herhalde şaka yapıyorsunuz, diye gülümsemiş.Böyle basit bir ayna,on altın bile etmez.

    İhtiyar adam:

    - Ben sana söylemiştim!.. diye kızmış. İsterseniz vazgeçin.

    Adam, iş olsun diye aynaya baktığında, bağırmamakiçin kendini zor zaptetmiş. Gözlerini ovuşturarak baktığı aynadaki görüntü, onun yirmibeş yıl önceki haline aitmiş. Ne başının büyük bölümünü saran beyaz saçlar varmış bu görüntüde, ne de yüzünü kırış kırış eden derin çizgiler.

    Adamın aynaya takılan gözleri, biraz sonra fal tşı gibi açılmış. Çünkü aynadaki gençlik görüntüsünün hemen arkasından,sevdikleri geçiyormuş birer birer.

    Büyük bir dehşet içinde:

    - Aman Allah'ım!.. diye bağırmış.Bu geçen,kız kardeşim değil miydi? Hem de henüz kanser olmadan önce.

    Daha sonra, en sevdiği teyzesi ve dayısı da geçmişler, adamın görüntüsü ardından. Her ikisi de, çeyrekasır önceki halleriyle.

    Adam, dayanamayıp başını çevirmiş aynadan. İhtiyar, ona sokulup:

    - Bu işten vazgeç!. demiş.Zaten bir çok insan da öyle yaptı.

    - Hayır!. diye itiraz etmiş adam. Kardeşimi özlemiştim, dayımla teyzemi de.

    - Peki!. demiş ihtiyar. Şu gördüğün bir antika aynadır. Çerçevesi ahşaptır. Değeriyse bin kese altın eder.

    Adam,oraya doğru ilerlerken,korkusundan vazgeçmiş. Ama merakını yenemeyip aynaya baktığında, küçük bir çocuk gibi çığlık atmış. Yedi sekiz yaşlarında bir çocuk duruyormuş karşısında. Soluk yüzlü, incecik, dişleri dökük ve saçları dağınık bir çocuk.

    - Aman Allah'ım!.. diye bağırmış. Bu benim çocukluğum. Cebimdeki sapan bile duruyor.

    Adam, biraz sonra sendeleyerek duvara tutunmak zorunda kalmış. Bu sefer, 30-35 yaşlarındaki halleriyle annesi ve babası geçiyormuş geriden. Daha sonra da, nur yüzlü dedesi. Annesi, her gün defalarca yaptığı gibi, öpüvermiş onu yanağından. Babası ise, er zamanki şakacılığıyla, ensesine bir şaplak atmış yavrusunun.

    Adam, kaçarcasına uzaklaşmış oradan. İhtiyarın yanına yığılmış ağlayarak.

    Yaşlı adam:

    - Gerçek aynalar böyledir evladım!.. demiş. Bu yüzden de ulaşılmaz onlara.

    Adam, biraz olsun kendine geldiğinde, dükkandan atmak istemiş kendini. Fakat tam çıkacakken:

    - Bedava aynalardan söz etmiştiniz, demiş. Onu da merak ettim.

    İhtiyar adam:

    - Ona hiçbakma evlat!. diye atılmış. Bu gün çok fazla yoruldun, kalbin dayanmaz.

    - Mutlaka bakmalıyım!. diye ısrar etmiş adam. Gördüğüm şeylere artık alıştım.

    Yaşlı adam, çaresiz kabul etmiş ve duvarlara asılanlardan farklı olarak, dükkanın döşemesi üzerine indirilen bir aynayı gösterip:

    - İşte bu da geleceğin aynası!. demiş. Çerçevesi altından olup bedavadır. Ama onu hiç kimse almadı.

    Adam:

    - Geleceğin aynası ha!.demiş.Üstelik de altından ve bedava...

    İhtiyar, hiç sesini çıkartmamış. Adam ise, emin adımlarla aynaya doğru ilerlemiş ve bakmak için yere eğildiğindei oracığa yığılıp kalıvermiş.

    Yaşlı adam:

    Geleceğin aynasında ne göreceğini tahmin etmen ve ona göre hazırlıklı olman gerekirdi evladım, demiş. Senin de gücün yetmedi demek ki...

    İhtiyar adam, müşterisinin cansız vücudunu kucaklarken, onun ayndaki görüntüsüne bakmış.

    Kuru bir iskelet görünüyormuş...

AĞAÇ EKEN ADAM


   Kırk sene önce uzun bir yürüyüşe çıktım. Turistlerin bilmediği dağ yollarında, Alp Dağları'nın Provence'a uzandığı bölgede dolaştım.

   Arazinin güney ve güneydoğusu Durance nehrinin kolları ile - Sisteron ve Mirebeau- çevrilidir. Kuzeyinde Drome nehrinin kaynağından, Die'ya kadar uzanan kolu, batısında ise Comtat Venaissin yaylası ve Ventoux Dağı'nın tepeleri yer alır. Gezi bölgem Drome'un güneyindeki kuzey Basses Alplerinin tamamını ve Vaucluse'un küçük bir parçasını da içine alıyordu.

   Yürüyüşe çıktığım bu terkedilmiş bölge, göz alabildiğine uzanan çorak topraklardan ibaretti. Deniz seviyesinden 1200-1300 metre yükseklikteki bu topraklarda sadece yabani lavanta yetişiyordu.

   Bölgeyi en geniş noktasından geçmeye karar vermiştim. Üç günlük yürüyüşten sonra kendimi, ıssız bir yerde buldum. Terkedilmiş bir kasabanın iskeletinin yanında kamp kurdum. Bir önceki günden beri susuzdum ve hemen su içmem gerekiyordu. Arı kovanı gibi dipdibe dikilmiş olan evler çoktan harabeye dönmüştü, ama yine de bir zamanlar yakında bir yerde bir pınar veya kuyu olması gerektiğini düşündüm. Gerçekten de bir pınar vardı ama çoktan kurumuştu. Rüzgar ve yağmurun yiyip tükettiği, beş altı çatısı uçmuş ev ve yıkık kuleli bir kilise yaşayan kasabalardaki evler ve kiliseler gibi düzenlenmişti. Ama yaşam onları terketmişti.

   Güzel ve güneşli bir Haziran günüydü, ama gökyüzüne açık bu çıplak tepelerde, rüzgar acımasızca esiyordu. Evlerin yıkıntıları üzerinde uluyan rüzgarın sesi, avını yerken rahatsız edilen vahşi bir hayvanın sesini anımsatıyordu.

   Yürümeye devam etmeliydim. Ama beş saat yürüdükten sonra hala su bulamamıştım; bulacağıma dair bir işaret de yoktu doğrusu. Heryerde aynı kurak topraklar, aynı kuru otlar vardı. Uzakta dik ve siyah bir şekil görür gibi oldum. Yalnız bir ağacın gövdesi olduğunu düşündüm. Yine de şansımı deneyip, ona doğru yürümeye koyuldum. Bir çobandı. Güneşten kavrulan toprakların üzerine yayılmış otuz kadar koyun etrafını çevirmişti. Bana matarasından su verdi. Kısa bir süre sonra beni bir girintinin içinde gizlenmiş çadırına götürdü. Suyun tadı harikaydı. Suyunu derin bir doğal kuyudan sağlıyordu, kuyunun üzerine ilkel bir çıkrık yapılmıştı.

   Çok az konuşuyordu. Yalnız yaşayan insanların çoğu az konuşur. Ama bu kadar önemsiz bir yerde yaşayan biri için şaşırtıcı derecede kendine güvenli ve kontrollü bir adamdı. Bir kulübede değil, taştan yapılmış gerçek bir evde yaşıyordu.

   Evi nasıl titizlikle onarıp bir harabeden yarattığı belliydi. Sağlam bir çatısı vardı ve eve yağmur girmesini engelliyordu. Çatının üzerindeki rüzgarın sesi, kumsala vuran denizin sesini anımsatıyordu.

   Evin içi derli toplu ve temizdi, bulaşıklar yıkanmış, yer süpürülmüş, tabanca temizlenmiş ve yağlanmıştı. Ateşin üzerinde çorba pişiyordu. Sinek kaydı traşlı olduğunu, bütün düğmelerinin sımsıkı dikili ve giysilerinin yama yerlerini adeta görünmez kılacak bir özenle onarıldığını farkettim.

   Çorbasını paylaşmamı teklif etti ve daha sonra tütün torbamı uzattığımda, sigara içmediğini söyledi. Kendisi gibi sessiz olan köpeği ise yaltaklanmadan dostça davranıyordu.

   Başından beri geceyi orada geçireceğim belliydi. En yakın kasaba bir buçuk gün mesafedeydi, ayrıca buradaki kasabaların nasıl olduğunu da biliyordum. Dünyanın bu bölgesinde farklı kasabalara rastlamazdınız. Araba yollarının bittiği yerlerde, meşelikler arasında gömülü dört beş kasaba vardı.

   Kasabalarda odun kömürü üreticileri yaşardı. Bu kasabalarda yaşam zordur. Yaz kış sert bir iklimde, itiş tıkış yaşayan ailelerde çatışan benlikler içten içe kaynar. Kaçma arzusu o kadar umutsuz ve o kadar güçlüdür ki, hırslar vahşi boyutlara ulaşır.

   Erkekler odun kömürü ile yüklü arabalarını köylerden kasabaya götürür, getirir. En sağlam karakter bile sürekli baskı altında parçalanır.

   Kadınlar evde oturur ve kinlerini büyütür. Herşey anlaşmazlık ve rekabet konusudur. Odun kömürü satışından kilisede hangi sırada oturulacağına, birbiriyle yarışan kötülüklerden, erdem ve kötülüğün her tür karışımına kadar her şey kavga sebebidir. Bütün bunların üstüne, durup durmaksızın esen rüzgar sinir bozar. Buralarda intihar salgınları ve genellikle cinayetle sonuçlanan delilik nöbetleri yaygındır.

   Sigara içmeyen çoban gidip küçük bir torba aldı. Torbadan çıkardığı meşe palamutlarını masanın üzerine boşalttı. Onları teker teker inceleyip, iyi palamutları seçmeye başladı. Pipomu içtim ve yardım etmeyi teklif ettim. Bunun kendi işi olduğunu söyledi. Ne kadar dikkatli çalıştığını görünce ısrar etmedim. Bütün konuşmamız bundan ibaretti. Yeterli miktarda iyi palamut seçtikten sonra, palamutları onlu gruplara ayırmaya başladı.

   Palamutları dikkatle inceleyip, küçük veya hafifçe çatlamış palamutları atmaya başladı.Yüz tane mükemmel palamut seçtikten sonra işini bıraktı ve yatmaya gittik.

   Onunla olmak bana huzur veriyordu. Ertesi sabah bütün gün evinde kalıp, dinlenip dinlenemeyeceğimi sordum. Bu talebimi çok doğal karşıladı, ya da bana hiç bir şeyin onu rahatsız edemeyeceği hissini verdi. Dinlenmem gerekmiyordu ama ilgimi çekmişti ve onun hakkında daha çok şey bilmek istiyordum. Sürüsünü ağıldan çıkardı ve dikkatle seçip saydığı palamutları koyduğu torbayı aldı, bir kova suya soktu, çıkardı.

   Değnek olarak başparmak kalınlığında ve bir buçuk metre uzunluğunda çelik bir çubuk taşıdığını fark ettim. Çobanınkine paralel bir yol izleyip, keyif yapan biri gibi yürümeye başladım. Koyunlarını mağara yakınlarına götürdü, köpeğinin bekçiliğinde otlamaya bıraktı.

   Daha sonra durduğum yere geldi. Benim bulunduğum tarafa gidiyordu ve yapacak daha iyi bir işim yoksa beni de kendisiyle birlikte gitmeye davet etti.

   Gitmek istediği yere ulaştığı zaman, değneğiyle çukurlar açmaya, çukurların içine bir palamut yerleştirip, çukurları kapatmaya başladı. Meşe palamutları ekiyordu. Arazinin kendisinin olup olmadığını sordum. Değil dedi. Sahibinin kim olduğunu biliyor muydu? Hayır, bilmiyordu.

   Ortak arazi olduğunu veya ilgisiz insanların toprağı olduğunu düşünüyordu. Sahiplerinin kim olduğu onu hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. Büyük bir özenle yüz meşe palamutunu ekti.

   Öğle yemeğinden sonra, yeniden palamut seçmeye başladı. Bütün sorularıma cevap verdiğine göre ısrarla soru sormuş olmalıyım. Buraya tam üç senedir ağaç ekiyordu.

   Tam yüzbin palamut ekmişti. Bunlardan yirmi bin tanesi fidan vermişti. Yirmi bin fidanın yarısını da kemirgenler ve Tanrı'nın bilinmez planları yüzünden kaybedeceğini tahmin ediyordu. Bu bile, daha önce hiç bir şeyin olmadığı yerde on bin meşe ağacının yetişeceği anlamına geliyordu.

   O an, kaç yaşında olduğunu merak ettim. Ellinin üzerinde olduğu belliydi. Elli beş dedi. Adı Elzeard Bouffier'di. Bir zamanlar ovada bir çiftliği varmış, bütün hayatını o çiftlikte geçirmiş.

   Ama tek çocuğu olan oğlunu sonra da karısını kaybetmiş. Daha sonra yalnız kalmak için buralara gelmiş, koyunları ve köpeği ile telaştan uzak yaşayabilmek için. Ülkenin bu bölümünün ağaçsızlıktan öldüğünü farketmiş, yapacak başka bir şeyi olmadığı için de işleri yoluna koymaya karar vermiş.

   Yalnız bir yaşam sürdüğüm için benim gibilerle ilişki kurmayı ve hassas oldukları konularda dikkatli davranmayı biliyordum. Ama onunla ilgili tek bir hata yaptım. Çok genç olduğum için doğal olarak geleceği kendimle bağlantılı olarak düşünüyordum ve herkesin aynı mutluluğun peşinde olduğunu varsayıyordum. On bin meşe ağacının otuz yıl içinde ne kadar muhteşem gözükeceği yorumunu yaptım. Bana basit bir yanıt verdi; Tanrı ona o kadar ömür verirse, bu otuz yıl içinde bir sürü ağaç dikeceğini ve on bin ağacın okyanusda sadece bir damla olacağını söyledi.

   Kayın ağaçlarının üreme yöntemlerini incelemeye başlamıştı ve evinin yakınlarında küçük bir fidanlık kurmuştu. Fidanları koyunlarından korumak için çitle çevirmişti, daha şimdiden fidanlar türlerinin en iyi örnekleri arasındaydı. Yeterli derecede nem olduğunu düşündüğü alçak bölgelerde ise huş ağacı dikmeyi düşünüyordu.

   Ertesi sabah ayrıldık.

   Bir sonraki yıl, 1914 Savaşı başladı. Beş yıl orduda kaldım. Bir piyade olarak ağaçları düşünecek pek vaktim olmuyordu. Doğruyu söylemek gerekirse, gördüklerimden pek fazla etkilenmemiştim.

   Meşeleri, pul biriktirmek gibi bir hobi olarak görüyordum. Kısa bir süre sonra unuttum.

   Birinci Dünya Savaşı bittiğinde, cebimde terhis edildiğimde verilen biraz para ve içimde temiz hava için derin bir arzu vardı. Biraz temiz hava almaktan başka bir amacım olmadan tekrar o çorak topraklara doğru yürüyüşe koyuldum.

   Bölge çok fazla değişmemişti. Ama ölü kasabayı geçtikten sonra uzakta tepeleri bir halı gibi kaplayan gri bir sis gördüm.

   Son beş senede o kadar çok insanın öldüğünü görmüştüm ki, Elzeard Bouffier'in de öldüğünü kolayca hayal edebiliyordum. Yirmi yaşındakilere, elli yaşındaki insanlar bir ayağı çukurda gibi gözükür. Ama ölmemişti. Tam aksine, çok dinç ve sağlıklı gözüküyordu. Bambaşka bir meslek edinmişti. Sadece dört koyunu kalmıştı, ama yüze yakın kovanı vardı. Ağaçları için bir tehdit oluşturduklarından koyunlarını dağıtmış, arıcılığa başlamıştı. Kendisinin söylediği ve benim de gözlemlediğim gibi savaş hayatında bir değişiklik yaratmamış, eskisi gibi durmaksızın ağaç dikmeye devam etmişti.

   1910 yılının meşeleri on yaşına gelmişti, boyları bizimkinden uzundu. Etkileyici bir görüntü oluşturuyorlardı.

   Adeta dilim tutulmuştu, onun da sesi çıkmıyordu. Bütün bir günü sessizce ormanda yürüyerek geçirdik. Orman üç bölümden oluşuyordu. En geniş noktası 11 km uzunluğundaydı. Bütün bunların, aletleri olmayan tek bir kişinin ellerinden ve ruhundan çıktığını anımsayınca, insanın tahrip etme dışında diğer alanlarda da Tanrı kadar etkili olabileceğini görüyordunuz.

   Omuzuma kadar gelen ve göz alabildiğince uzanan kayın ağaçlarını görünce, planlarını uyguladığını anladım. Meşeler kalın ve yoğun bir orman oluşturuyordu ve kemirgenlerin insafına kalacak yaşı çoktan geçmişlerdi. Tanrı ve yok etme gücüne gelince, çobanın yarattığı ormanı mahvetmek için artık bir kasırga gerekliydi. Benim Verdun'da savaştığım 1915 yılında ekilmiş huş ormanlarını gösterdi. Huş fidanlarını toprak yüzeyinin altında yeterince nem olduğunu düşündüğü alçak bölgelere dikmişti. Gençler gibi taze ve narindiler ve yaşam arzusuyla doluydular.

   Bu eser bir tür zincirleme reaksiyon yaratmış gibiydi; ama Elzeard Bouffier bu konuda kafa yormuyordu.

   Her zamanki gibi basit ve doğal olan görevini inatla yerine getirmeye devam ediyordu. Ama kasabadan geçerken, bildik bileli kuru olan derelerin tekrar suyla dolduğunu görmüştüm. Aslında bu gördüğüm en etkileyici zincirleme reaksiyondu. Bu derelerin aktığı en son zaman, antik çağlardı.

   Hikayemin başında sözünü ettiğim ıssız kasabaların bazıları, eski Gal-Roman kasabalarının yerine kurulmuştu ve eski yerleşim yerlerinin izlerine hala rastlamak mümkündü. Arkeologlar yirminci yüzyılda sarnıçların tek su kaynağı olduğu bu kasabalarda balık oltaları bulmuşlardı.

   Rüzgar da tohumları taşıyordu. Suyun geri gelmesiyle birlikte salkım söğütler, su kamışları, çayırlar, bahçeler, çiçekler ve yaşama nedenleri de geri dönmüştü.

   Ama değişim o kadar yavaşça gerçekleşmişti ki, insanlar değişime alışmış ve doğal kabul etmeye başlamışlardı. Tavşanların ve yaban domuzlarının peşinden ıssız bölgelere giden avcılar genç fidanları görmüş, ama bunları doğanın sevimli kaprislerinden biri olarak değerlendirmişlerdi. Bu nedenle, kimse çobanın yaptıklarına müdahele etmemişti. Ne yaptığının farkına varsalardı, onu durdurmaya çalışırlardı. Ama hiç kimse şüphelenmemişti. Kasabalarda veya devlet dairelerinde kim bu kadar kararlılık ve muhteşem cömertlik hayal edebilir ki?

   1920 yılı ve sonrasında Elzeard Bouffier'i her yıl ziyaret ettim.Onu hiç şüphe içinde veya zayıf görmedim. Tanrı, endişelenmesi için ne kadar neden verdiğini biliyor! Karşılaştığı hayal kırıklıkları ve engellerin hesabını tutmadım. Bu kadar büyük bir başarının sorunlarla karşılaşması kaçınılmazdı, bu tür bir tutku umutsuzluğa karşı verilen mücadeleler olmadan kazanılamazdı. Bir seneyi onbinin üzerinde meşe dikerek geçirdi.

   Bütün meşeler öldüler. Ertesi sene meşelerden vazgeçip, kayınlara döndü. Kayınlar meşelerden de büyük bir sükutu hayale yol açtılar.

   Bütün başardıklarını tam bir yalnızlık içinde gerçekleştirdiği anımsanırsa, ne kadar müstesna bir kişiliği olduğu çok daha iyi takdir edilebilir.

   Yaşamının son yıllarında o kadar insanlardan uzaklaşmıştı ki, konuşma alışkanlığını yitirmişti. Veya konuşma gereğini hissetmiyordu.

   1933 yılında gördüklerine şaşıran bir orman koruma memuru kendisini ziyaret edip, "doğal" ormanı tehlikeye sokmaması için dışarıda ateş yakmaması gerektiğini söyledi.

   Bu basit çoban cevap verip, ilk defa kendi kendine yetişen bir orman gördüğünü söyledi. Bu dönemde yaşadığı yerden oniki kilometre uzaklıkta bir bölgeye kayın ağaçları dikiyordu. Artık yetmişbeş yaşında olduğu için, her gece eve dönmekten kurtulmak için genç ağaçlar arasında kendisine taş bir kulübe inşa etmeye karar vermişti. Ertesi sene de kulübeyi inşa etti.

   1935 yılında "doğal ormanı" incelemek için resmi bir heyet geldi.

   Ziyaretçiler arasında Ormancılık Komisyonu'ndan üst düzey bir yetkili, bir milletvekili ve bir çok teknik eleman vardı. Bol bol boş konuşmalar yapıldı. Bir şey yapılmasına karar verildi, ama Allah'tan tek bir faydalı önlem dışında hiç bir şey yapılmadı. Ormanlar devlet koruması altına alındı ve odun kömürü imalatı yasaklandı. Bu sağlıklı ve genç ağaçların güzelliğinin etkisinde kalmamak mümkün değildi. Milletvekili bile büyülenmişti.

   Onu heyetin teftiş yaptığı yerden yirmi kilometre uzakta deli gibi çalışırken bulduk. Orman koruma memuru boşuna arkadaşım olmamıştı, herşeyin yerini ve anlamını bilirdi ve boşuna konuşmazdı. Ona hediye olarak getirdiğim bir kaç yumurtayı verdim, sonra da tayınımızı üçe böldük. Yemek yerken ve yedikten bir süre sonra sessizce etrafı seyrettik. Geldiğimiz yön altı yedi metrelik ağaçlarla kaplıydı. Arazinin 1913 yılında nasıl göründüğünü anımsadım: boş ve vahşi bir doğa parçası.

   Huzur dolu ve düzenli çalışma, tutumlu bir yaşam biçimi, dağların havasını teneffüs etmek, ve hepsinden önemlisi iç huzuru yaşlı adamın olağanüstü sağlıklı olmasını sağlamıştı. Tanrının sporcularından biriydi. Daha kaç dönüm toprağı ağaçlarla kaplayacağını düşündüm. Ayrılmadan önce arkadaşım basit ve kısa bir ifadeyle, bu bölgeye uygun olabilecek bazı ağaç türlerinden söz etti, ancak ısrarcı davranmadı. "Bu konuda benden çok daha fazla bilgili" dedi. Yaklaşık bir saat kadar yürüdükten sonra da, "Aslında dünyanın en bilge adamı. Mutluluk için harika bir reçete bulmuş" dedi.

   Arkadaşım sayesinde sadece orman değil, kahramanımızın mutluluğu da koruma altına alınmıştı. Orman bölgesine üç orman koruma memuru atanmış ve öyle bir gözleri korkutulmuştu ki, kereste tüccarlarının kendilerine önerebilecekleri rüşvetlere karşı kayıtsız kalabiliyorlardı.

   Ağaç diken adamın eseri 1939 savaşına kadar gerçek bir tehlikeyle karşı karşıya değildi. Bu günlerde otomobiller odunu gaza çeviren makinelerle çalışıyordu ve asla yeterli miktarda odun bulunamıyordu. Insanlar 1910 yılında dikilen meşeleri kesmeye başlamışlardı, ama ağaçlar ana yollardan o kadar uzaktı ki, işletme masraflarını bile çıkarmadığından projeden vazgeçildi. Çobanın olanlardan haberi bile olmadı. Otuz kilometre uzakta işini yapıyor ve 1914 savaşını görmezden geldiği gibi 1939 savaşını da görmezden geliyordu.

   Heyette yer alan üst düzey orman mühendislerinden biri arkadaşımdı. Doğal ormanın sırrını ona açıkladım, ertesi hafta onunla birlikte Elzeard Bouffier'i ziyarete gittik.

   Elzeard Bouffier'i en son 1945 Haziranında gördüm. Seksenyedi yaşındaydı. Bölgeye doğru o bildiğim yoldan ilerledim, savaş yüzünden herşeyin bakımsız kalmasına karşın Durance vadisi ile dağlar arasında otobüs seferleri başlamıştı. Araziden oldukça hızlı geçtiğim için, yürüyerek geçtiğim yerleri tanıyamadığımı düşündüm. Geçtiğimiz bazı köylerin yeni yerleşim birimleri olduklarını sandım. Köylerin isimlerini duyunca bir zamanlar harabeye dönmüş ve terkedilmiş olan kasabalara geri geldiğimi anlayabildim. Vergons'ta otobüsten indim.

   1913 yılında on bir hanelik bu köyde sadece üç kişi yaşıyordu. Bunlar birbirilerinden nefret eden, kaba ve toplumdan uzak üç kişiydi. Tuzak kurarak geçimlerini sağlıyor, maddi ve manevi açıdan adeta tarih öncesi koşullarda yaşıyorlardı.

   Etraflarındaki boş evleri ısırgan otları kaplamıştı. Umutsuz bir yaşam sürüyorlardı, ölümden başka hiç bir beklentileri yoktu. Bu durumun erdemli bir yaşama yol açtığı da söylenemez.

   Ama herşey değişmişti, hava bile. Daha önce gördüğüm kuru ve sert esintilerin yerini, hafif ve hoş kokulu bir meltem almıştı. Yükseklerde su sesi gibi bir ses duyuluyordu, bu ses ormandaki rüzgarın sesiydi. En şaşırtıcı olan da bir gölete doğru akan suyun sesiydi. Kasaba halkının bir çeşme inşa ettiğini gördüm: çeşmeden gürül gürül su akıyordu, içime en çok dokunan şey de çeşmenin başına yaklaşık dört yaşında bir limon ağacı dikilmiş olmasıydı.

   Daha şimdiden sağlam bir ağaçtı bu ve yaşama dönüşün tartışılmaz simgesiydi.

   Vergons sadece umutla girişilebilecek başka işlerin de işaretlerini taşıyordu. Umut geri dönmüştü.

   Harabeler derlenip toparlanmış, yıkılmakta olan duvarlar yıkılmış, beş eski ev yeniden inşa edilmişti. Köyde tam yirmisekiz kişi yaşıyordu ve bunların sekizi yeni evli çiftlerdi. Yeni boyanmış evler sebze ve çiçek yetiştirilen küçük bahçelerle çevrilmişti, bahçede lahanalar gül fidanlarına, pırasalar aslanağzına, kereviz unutmabeni çiçeklerine karışıyordu. Köy insanın yaşamak isteyeceği bir yer haline gelmişti.

   Yürümeye devam ettim. Savaş yeni sona ermişti, yaşama koşulları hala sınırlıydı, ama Lazarus mezarından çıkmıştı. Dağın alçak yamaçlarında arpa ve çavdar yetiştirilen küçük tarlaları, derin vadilerin içinde otlakların yeşil örtüsünü görebiliyordum.

   Arada geçen sekiz yıl içinde bütün bölge sağlığına ve refaha kavuşmuştu. 1913 yılında sadece harabeler gördüğüm yerlerde temiz, alçıyla sıvanmış çiftlik binaları vardı. Çiftlikler mutlu ve rahat bir yaşamın işaretlerini gösteriyordu. Ormanın getirdiği yağmur ve kar suyuyla beslenen eski kaynaklar tekrar gürül gürül akmaya başlamıştı, pınarlardan gelen sular özenle sulama kanallarına aktarılmıştı. Meşe koruları ortasında yer alan çiftliklerde, çeşmenin suları taşıp nanenin kilim gibi örttüğü toprağa akıyordu. Kasabalar yavaş yavaş tekrar inşa edilmişti. Toprağın pahalı olduğu ovalardan gelen insanlar buraya gelip yerleşmiş, beraberlerinde gençlik, hareket ve macera ruhunu da geri getirmişlerdi. Patika ve yollarda iyi beslenmiş kadın ve erkeklere, gülmesini bilen delikanlı ve gençkızlara rastlıyordunuz; eski kırsal bölge eğlenceleri ve sporları yeniden keşfedilmişti.

   Yaşamları kolaylaştığından beri tanınmaz hale gelen bölgenin eski nüfusunu ve yeni gelenleri de sayarsak, on binden fazla kişi mutluluklarını Elzeard Bouffier'e borçluydu.

   Fiziksel ve manevi kaynaklarından başka bir şeyi olmayan tek bir adamın bu çölü cennete çevirdiğini düşününce, her şeye rağmen insan olmanın hayran olunacak bir şey olduğunu hissediyorum. Bu sonuçlara ulaşmak için gereken tutarlılık, ruh büyüklüğü, azim ve cömertliği hesaplayınca, hiç bir yardım almadan Allah'a layık bir işi başarıyla tamamlayan o yaşlı, eğitimsiz köylüye büyük bir saygı duyuyorum.

   Elzeard Bouffier 1947 yılında Banon'da bir yaşlılar evinde huzur içinde öldü.

ANDROKLES

Vakti zamanında, Androkles isimli bir esir, efendisinden kaçarak bir ormana sığınmıştı. Etrafta gezinirken, birden bire, iniltiler içinde, Izdıraptan kıvranan bir Arslan'ın önüne çıkıverdi:

   - "Önce dehşetli ürktü; kaçmaya yeltendi, fakat hayvanın, yerinden kımıldamadığını görünce, gerisin geriye dönerek ona doğru yürüdü. Yanına yaklaştığında, Arslan, berbat bir halde sişmiş, kanamakta olan iri pençesini uzattı Androkles, dikkatle bakınca pençeye, büyük bir dikenin girdiğini, bütün bu ızdıraba onun sebep olduğunu anladı.

   Dikeni, derhal oradan çıkarıp yarayı temizledikten sonra, gömleğinin kolundan yırttığı parça ile güzelce sardı. Az sonra ise, yine ayağa kalkabilen Arslan, tıpkı bir köpek gibi esirin ellerini yalayarak önüne düşüp onu inine götürdü..

   Artık her gün, Androkles'e avladığı etleri taşıyordu. Fakat bu başbaşa mes'ut yaşayışları uzun sürmedi; çünkü beraberce yakalanmışlar, esir günlerce aç bırakılacak bir arslana yedirilmek üzere, zindana atılmış, Arslan da aç ve susuz bir halde hücreye kapatılmıştı.

   Nihayet günü gelince, İmparator ile, erkânı, localarına yerleşip seyire hazırlanırlarken, esir Androkles de arenanın orta yerine çıkartıldı. Şimdi sıra Arslandaydı.

   Günlerden beri aç ve susuzluktan yarı çıldırmış bir halde avının üzerine atılmak üzere, kükreyerek ağzından köpükler saçarak ortaya fırlayan Arslan, bütün hırsı ile koştu, tam avına atılacağı sırada, onu, kokusundan tanıyınca derhal önünde, dört ayağının üzerinde yere çöküp, aynen bir köpek sadakatiyle dostunun ellerini yalamaya başladı.

   İmparator şaşırmıştı. Esiri yanına çağırttı ve baştan sona, bütün hikâyeyi, olduğu gibi dinledi. Bu anlatılanlar, hükümdarda öyle bir tesir yaptı ki, derhal esirin affedilip hürriyetine kavuşturulmasına, Arslanın da, anavatanı ormana salıverilmesini emretti.

YOL KENARINA DİKEN EKEN ADAM


    Adamın biri bir yolun kenarına dikenler ekti. Dikenler büyüyüp gelişince yoldan geçenleri rahatsız etmeye başladı. Gelip geçenler:

    - "Bu dikenleri sök, insanları rahatsız etmesinler." demeye başladılar. Fakat adam bunları duyuyor fakat aldırmıyordu. Bir gün Allah'ın bir velisi ona:

    - "Mutlaka bu dikenleri sök." dedi.

    Adam itiraz etmedi.

    - "Evet mutlaka bir gün sökerim." dedi.

    Adam ha bire yarın yarın dedikçe dikenler büyüyüp kuvvetleniyordu.

    Veli adama:

    - "Ey vaadinde durmayan adam, sök şu dikenleri bu işi sürüncemede bırakma." dedi.

    Adam:

    - "Babacığım, bir hayli gün var, bugün olmazsa yarın, bir gün mutlaka bu işi yapacağım." dedi.

    Allah'ın (c.c.) velisi bunun üzerine şu sözleri söyledi:

    - "Sen, hep yarın diyerek bu işi erteliyorsun, fakat şunu bil ki her geçen gün o dikenler büyüyüp güçleniyor, dikenleri sökecek olan sen ise güç kuvvet kaybediyorsun, dikenler gün geçtikçe gençleşiyor sense ihtiyarlıyorsun."


    * Cömertlik, şehvetleri lezzetleri terk etmektir.
     * Dağ vardır sesi iki misli aksettirir, dağ vardır sesi yüz misli aksettirir.

DOSTUNUZA ADA OLMAK


   Thomas COOK, bir araştırma gezisi sırasında Atlas Okyanusu'nun ıssız bir yerinde, çığlıklar atan milyonlarca kuşun havada daireler çizerek uçtuğunu gördü. Kulakları sağır edecek denli yüksek sesle çığlıklar atan kuşların kimileri yoruldukça, kendilerini okyanusun dev dalgaları arasına atıyorlardı. Onlar bu son hareketleriyle yaşamlarına son veriyorlar, kendilerini okyanusun dalgalarına bırakırken, çaresizlikten ölüme teslim oluyorlardı.

   Bu olaya yalnızca Thomas Cook değil, o bölgede ki balıkçılarda yıllardır tanık olmuşlardı. Kuş bilimcileri ise, yaptıkları araştırmalarda göçmen kuşların farklı yönlerden gelerek okyanusta bu noktada birleştiklerini keşfediyorlar, fakat onların, birbirleri peşisıra kendilerini ölümün kucağına atmalarının nedenini bir türlü çözemiyorlardı.

   Gerçek, geçtiğimiz yüzyılın ortalarında anlaşıldı. Bu olayın yaşandığı yerde daha önceden bir ada vardı. Göçmen kuşların göç yolu üzerinde bulunan bu ada, bir deprem sonunda, okyanusa gömülmüştü. İnsanların, yok olduğunun bile ayırdına varamadıkları ada, göç yollarının ortasında kuşlar için vazgeçilmez "dinlenme" durağıydı. Kuşlar binlerce yıllık kalıtımsal alışkanlıklarıyla adanın yerini bilmekteydiler ve yıpratıcı, uzun yolculuklarının ortasında, biraz dinlenebilmek ve toparlanabilmek için, yine binlerce yıllık kalıtımsal güdüleriyle, okyanusun ortasındakiadaya geliyorlardı ama... Olması gereken yerde adayı bulamayınca, yorgunluktan bitkin bedenlerini çığlık çığlığa okyanusun sularına bırakmak zorunda kalıyorlardı.

   Söz kendini toparlamaktan açılmışken soralım. Sizin hiç "kendinizi toparlayacağınız" bir adanız oldumu? Yaşamın uzun "göç yolları"nda acaba, sizinde bir yudum taze soluk alabileceğiniz, yolunuzun kalan bölümüne dinç olarak devam etmenizi sağlayabileceğiniz bir adaya sahip olabildiniz mi? Birgün yerinde bulamadığınızda ise, ona illede ulaşmak ve sığınmak için başınız dönercesine, dengeniz bozulurcasına çırpınıp kanat çırptığınız bir ada yaratabildiniz mi yaşamınızda kendinize?

   Herşeyi sınırsızca paylaşabildiğiniz bir dost, yola birlikte çıkacak denli güven duyduğunuz bir arkadaş, size her zaman huzur verecek bir eş, ulaşmak için yıllardır uğraş verdiğiniz bir amaç edinebildiniz mi? Şöyle daha bir iyi bakın çevrenize... Size gelen, size sığınan...Sizin gittiğiniz, sizin sığındığınız...Sizin bulduğunuz dostlarınızı bir düşünüverin. Sonra da bir gerçeği görüverin gözlerinizle:

   Sizin durup , soluklandığınız ve kendinizi toparlayabildiğiniz kaç adanız var çevrenizde?...

   Veee;

   Durup, sığınmak ve kendilerini toparlayabilmek gereksinimi duyan kaç dostunuz için siz bir adasınız?